Ana Sayfa
Yazarlar
İçindekiler (Bu sayıda)
Muhabbet
Malumat
Muhalefet
Şiirofreni
İyi kitaplar / İyi İnsanlar
Linkler
Ayrıntılı Arama
Arşiv
Kitaplık
Fotoğrafhane
Künye
İletişim









 
Muhabbet
 

O KÜÇÜK, BÜYÜLÜ NESNELERİ KISKANÇLIĞIN

Erdoğan Özmen

 

 

 

“Iago – Ah, kıskançlıktan sakının efendim. O, kendisine yem olan şeyle oyun oynayan yeşil gözlü bir canavardır. Aldatılan

bir koca, başına geleni kesinkes bilse bile, eğer kendisini aldatan kadını sevmiyorsa mesuttur. Ama ah, endişesi olan, yine de

çılgıncasına aşık erkek ne ıstıraplı anlar geçirir!”

 

           “ – En sudan şeyler, kıskanç insana, Tanrı kelamı gibi 

doğru gözükür.”

 

 

                                   Shakespeare, Othello

 

 

 

                       

 

            W. Shakespeare’in oyununda Othello, Venedik devletinin hizmetinde Mağripli bir asildir. Desdemona, babası senatör Brabantio’nun tüm karşı çıkışlarına rağmen Othello’yla evlenir. Othello’nun terfi için Cassio’yu uygun bulmasına öfkelenen çavuş Iago, ikisi için bir intikam planı yapar. Desdemona’nın Cassio ile bir ilişki içinde olduğuna dair imaları ve kurgularıyla Othello’nun kıskançlığını uyandırarak amacına ulaşır. Desdemona’ya duyduğu kızgınlık ve kıskançlıktan deliye dönen Othello, önce Desdemona’yı öldürür sonra da intihar eder.  

 

            Shakespear’in diğer bütün yapıtları gibi Othello’yu da psikanalitik bakış açısından  çok farklı biçimlerde okumak mümkün: Othello’nun Desdemona’ya yönelik çift-değerli (ambivalent)  duygularının izini süren bir yaklaşımla, onun hem sevgi nesnesini arzuladığı ama aynı zamanda ona bağımlı olmaktan korktuğu söylenebilir. Ya da ödipal bir kayıtla Othello’nun kıskançlığının, Desdemona’yı babasından çalmış olmaktan kaynaklanan suçluluk duyguları karşısında bir savunma işlevi üstlendiği ileri sürülebilir. Othello’nun karısına duyduğu aşkın - Desdemona’yı kıskıvrak yakalayan kahramanlık hikayelerine ilişkin kibrinden yola çıkarak-, narsisistik veçhelerine odaklanan ve intiharını narsisistik bir boşalma gibi gören bir çerçeve kurulabilir. Cinsel kıskançlığın bir yorumlama krizi olmasından hareketle, yorumlama faaliyeti ve psikanalizin ilişkilerini araştıran bir zemin geliştirilebilir vb.vb.   

 

                                               *****

 

            Kıskançlık, başka birisinin sevgi nesnemizi –anne/babamızı, sevgilimizi vb- bizden aldığı fikrinin provoke ettiği duygusal bir haldir. Bu durumda beklenen olağan tepki, kuşkularımızın kanıtlara dayanmadığını görme ve böylece bir rahatlama yaşama arzusudur. Ancak hastalıklı sayabileceğimiz kıskançlıklarda karşılaştığımız tam tersi bir şeydir. Onlar kuşkularının/şüphelerinin basbayağı kanıtlanması arayışı içinde olurlar. Gerçeklikte olanlar ya da ileri sürülen argümanlardan tamamıyla bağımsız bir biçimde, davranışlarını sürükleyen temel motive,  içsel ve tam bir ikna olmuşluk zemininde şekillenir. Şüphelerini kanıtlamak hayatlarının en merkezi meşguliyeti olur çıkar. Emin oldukları o hezeyani sadakatsizliği itiraf ettirebilmek için eşlerine edilmedik eziyet bırakmazlar. Dahası bu yolda öyle düzenlemeler yaparlar, öyle sahneler hazırlarlar ki, sanki eşlerini gerçek bir sadakatsizliğin içine itmek ister gibidirler. Bu hayli rahatsız edici ve sıkıntılı duruma ihtiyaçları olduğunu düşündürürler.     

 

            Freud’a göre kıskançlığın bütün görüngüleri ödipal döneme ilişkin duygusal deneyimlerden kaynaklanır. Patolojik kıskançlığın iki biçimi olduğunu düşünen Freud, bunları yansıtılmış ve hezeyanlı olarak adlandırır. İlkinde, aktüel bir sadakatsizlik ya da ona yönelik bir itki eşe yansıtılmıştır. Hezeyanlı kıskançlık da aynı mekanizma üzerine kuruludur ancak burada aynı zamanda, rakibe yönelik eşcinsel itkiler eşin üzerine yansıtılmıştır: Onu seven ben değilim, o (not I but she loves him ya da not I but he loves her).

 

            Kıskançlığı kuran ve sürdüren en temel nitelik, sevme kapasitesindeki bir yetersizlik belki de. Ödipal suçluluk duygularından köken alan o yetersizlik, kendilik-sevgisine (narsisizme) yapılan aşırı bir vurguyla tazmin ediliyor olmalı. Kıskançlığa eşlik eden onurun incinmesini de, birden ıssızlaşmasını, çekilmesini içimizin aynı bağlama yerleştirebiliriz.  

 

                                                           *****

 

            İnsan yavrusunun gelişim sürecinde, maddi bazı nesnelerle –oyuncaklar, bebekler, kumaş/battaniye parçaları vb– ilişki bireyin kendisinin ve annenin beden parçalarıyla –meme, baş parmak, feçes, penis vb- bağlarını ikame eden bir işlev üstlenir. Bu anlamda ilk “ben-olmayan iyelik” (not-me possession) ya da “geçiş nesnesi” yanılsamalı bir biçimde memeyi temsil eder. Yetişkin yaşamda herhangi bir nesneye olağandışı ya da o nesnenin nitelikleriyle bağdaşmayan bir anlam atfediliyor olması, akla o nesnenin tıpkı çocuklukta olduğu gibi bir beden parçasını temsil etmekte olduğu ihtimalini getirmelidir. Fetişizm bu varsayımı teyit eden bir klinik durum olarak değerlendirilebilir. Patolojik kıskançlık vakalarında da, özel bazı anlamlarla yüklenmiş nesnelerin varlığı dikkat çekicidir.

 

            Desdemona’nın kaybettiği ve Iago tarafından Cassio’nun odasına bırakılan mendil, ona atfedilen olağanüstü anlamla birlikte Shakespeare’in dramının en çarpıcı hatlarından birisini oluşturur. Neredeyse “yüzer-gezer” özelliğiyle dramın tüm karakterlerinin eylemlerini ve kaderlerini belirleyen bir gösteren haline gelir. Onunla bir biçimde ilişkisi olan her bir özne için farklı anlamlar taşıması da bu yüzden. Ortaya çıktığı andan itibaren mendilin maruz kaldığı değişimler oyunu da sürükleyen ana motive konumuna yükselir: Mendilin ilk kez dolaşıma girmesiyle birlikte Othello’nun kıskançlığına tanık oluruz. Iago’nun mendilin Cassio’da olduğunu anlatmasıyla, kıskançlık yıkıcı bir öfkeye dönüşür ve Othello, Cassio’nun öldürülmesi emrini verir. Mendili Bianca’da görmesi üzerine Desdemona’yı öldürmeye karar verir. En sonunda da Emilia’nın ifşaatları karşısında, belki de yapabileceği tek şeyle yüzleşip yıkıcı agresyonunu kendine yöneltir.      

 

                                               *****

 

            Mendilin “yüzer-gezer bir gösteren” olma özelliğini bu sefer başka bir bağlamda olmak üzere bir kez daha vurgulamalıyız: Terry Eagleton, “hiçbir şey” sözcüğünün Elizabeth dönemi İngilizcesi’nde zaman zaman kadın cinsel organı anlamına geldiğine dair bazı kanıtlar olduğundan söz eder. Fallosantrik bir bakış açısıyla bakıldığında kadının bacakları arasında hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey erkekler için güvenle sığınılacak bir şey olduğu kadar tehlike sinyalleri veren bir şeydir de. Bir yandan, kadındaki bu görünür eksiklik erkeğin onun üzerindeki iktidarını teyit eder; öte yandan, aynı eksiklik, erkeğe kendi varlığının, kendisinin tahayyül ettiği kadar kusursuzca tam olmayabileceğini hatırlatarak erkeğin bilinçliliğini kendi olası kastrasyonuna dair düşüncelerle doldurur. Eagleton’a göre Othello, hiçbir şeyin sıcak takibinde olan bir adamı resmeder. O adam –Othello–, itaatkar bir biçimde İago’nun içi boş gösterenlerine, onları Desdemona’nın sözde sadakatsizliğinin hayali gösterilenleriyle doldurarak, boyun eğer. İçi boş gösterenler zincirinin somut bazı kanıtlarla ele geçirilebileceğine inanır. Gösteren bir yokluğun sembolüdür. Yok, namevcut şey ise, Othello’nun Desdemona’yı Cassio ile bir ilişki halinde görmek için pençesine düştüğü obsesyonla temsil edilen primal sahnedir.    

 

            Şuna da değinmeli: Othello’da, has kıskançlık olarak tanımlanmayı asıl hak edense Iago’nun psikopatolojisidir. Bastırılmış eşcinselliğinin neden olduğu ve onu, biraz yakından bakınca kendisine rakip saydığı kolayca görülen Desdemona’nın ölümüne yönelik tertiplerin içine sürükleyen ölümcül kıskançlık.   

 

            Başlı başına ve oldukça kapsamlı bir mesele olmasına rağmen kısaca, kıskançlığın hasetle (envy) ilişkisine de özel bir vurgu yapılmalı: M. Klein’a göre haset, yaşamın kaynaklarına, iyi nesnelere yöneltilen yıkıcı bir saldırıdır. Haseti rekabet ya da engellenmeden ayıran özellikleri; bir düşlem olarak doğumla birlikte var olması, iyiliklerinden ötürü iyi nesnelere yönelik bir saldırı olması ve haseti uyandıran iyi nesneden ayrı olunduğuna ilişkin farkındalığın tolere edilemez oluşudur. Klein şunları yazar: “Haset oral tamahkarlığın tabiatında vardır. Analitik çalışmalarımın gösterdiği şudur: Haset (sevgi ve doyum duygularıyla yer değiştirerek) öncelikle besleyici memeye yöneliktir. Bu ilksel hasete, ödipal durumun ortaya çıkmasıyla birlikte kıskançlık eklenir.”      

                                  

                                                           *****

 

            Modern zamanların cinsellik sahnesi için de ne denli geniş bir parantez açılsa yeridir. Sadakatin tümüyle hayatımızın çeperlerine çekildiği, sözde özgürleşmiş Cosmopolitan kadınının ekranı baştan aşağı boyadığı, duygusal ilişkilerden dikkatli ve hesapçı stratejilerle sakınmanın saygınlık ve ün sağladığı, rasgele cinsel ilişki kültünün tam merkeze yerleştiği bu sahneden kıskançlığın çekilişini nereye not edeceğimizden tam emin değilim. Görünen o ki içeriği ve yaygınlığı daralmış görünen kıskançlık, bu haliyle ve belki de bir gölge-fenomen olarak tam zıddına işaret ediyor, tüm sonuçları ve içerimleriyle patlamak üzere şimdilik ‘gizleniyor’.      

           

            Son olarak, olası bütün riskleri göze alarak soracak olursam; kıskançlıkta hükmünü icra eden şeyi –o örtülü agresyonu– bir “sahip olma” paradigması (çünkü, Othello’da da sürekli ima edildiği üzere, kadın cinselliği ya tek bir yerde, erkeğin özel mülkiyetindedir ya da her yerde) içinden okumanın bizi yükselteceği düzeyi hangi kavramlarla kuşatabiliriz? Biraz daha ileri giderek söylemek isterim: Kıskançlık için toplumsal bir çerçeve inşa etme girişimi ne ölçüde meşru sayılmalıdır? Toplumların mülk sahipleri ve mülksüzler biçimindeki temel antagonizmasını –özel mülkiyet düzenini– dikkate alan bir bakış açısı, dahası “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” perspektifi yeni bir kıskançlık tarifi, kıskançlığın çekirdeğine ilişkin yeni bir keşif vaat etmiyor mu? Böylece, belki de başka bir yazının konusu olması gereken bir Freud’u tersinden okuma bahsi açarak kapatıyorum. Kavramların da yepyeni, o ana değin tahayyül dahi edilmemiş içeriklerle tanımlanabilmesinin koşulu olacak bir ufka duyduğum inancı tekrarlayarak…        

 

Bu yazı 905 kere okunmuştur.
arkadaşına gönder yorum gönder yazıcı formatı
Bu web sitesindeki içerik Akıl Defterine aittir. ©