Yekpare bir gücün dünyanın ümüğüne bastığı dönemlerde kıyamet beklentilerinin arttığı bilinir. Lakin, günümüzün diğer dönemlerden farkı, bu kez beklentinin, Nostradamus’ların, medyumların dünyasını aşıp bilimin alanına sıçramış olmasıdır. En azından şu söyleniyor; dünyayı bir çöp sepeti gibi kullanmanın tarihi ikiye ayrılmaktadır: Sanayi Devrimi öncesi ve sonrası. Dünya, üç asır boyunca, milyonlarca yıl kirlenmediğince kirlendi. Kirletildi. Çok değil, daha bir çeyrek yüzyıl önce kirliliğin simgesi sahilde yüzen karpuzdan gemilerdi. Ortak duyuda “arslan yatağından bellidir” denir. Ruhbilimde de insanın iç dünyasına nasıl davranırsa dışına da öyle davrandığı, hatta iç/dış ya da özne/nesne arasında hiç de sanıldığı gibi görünür görünmez duvarlar olmadığı bilinmektedir. Yani, bu kirliliği,niçin havadaki karbondioksit miktarıyla, pet şişelerle, kola kutularıyla, fabrika artıklarıyla ve kapitalizmin beslemesi kuşakların çiğneyip tükürdüğü daha bir sürü bokpüsürle sınırlı düşünelim ki!.. Kullanıp atma, çöpleştirme, ya da tutup kokuşturma ahlakı, hayatın dokusunda zaman zaman çığırtkan bir lekeye dönüşmekte, evrimsel olarak insan türünün değil, hatta canlılığın arketipleriyle buluşmaktadır. Ne söylemek istediğimizi daha iyi anlatmak için, bir Pazar sabahından söz edelim: televizyonun “kültür kanalı” TRT2 de bir belgesel. Güneydoğu Asya’da ana kıtadan 60 milyon yıl önce ayrılmış bir adanın öyküsü. Altmış milyon yıl! Haliyle adaya özgü, yani dünyanın başka hiçbir bölgesinde yaşamayan türler var. Bunlardan biri, adını unutmamızı sabah mahmurluğuna verin, emek kuşu diyelim... bir diğeri, nedense onun adını anımsıyorum, tropik kertenkele. Ada, devcileyin ağaçların olduğu görkemli bir muson ormanıyla örtülü. Emek kuşu, o ağaçlardan birinin dibindeki, yağmurdan arta kaldığı belli bir tümseğe yaklaşıyor. İncelikli bir edayla bir çukur açıyor ve yumurtalarını açtığı çukura bırakıyor. Çukuru toprakla dolduruyor. Anlatıcı, “kuş, zaman zaman gelecek ve yuvanın üzerini ince toprakla besleyecek” diyor. Tropik kertenkele, ağacın gövdesine yapışmış yeşil derisiyle olanları birbir izliyor. Kuş gittiğinde, yere iniyor... Yuvayı açıyor... Yumurtaları birbir yiyor... Buraya değin olanlar için “doğanın kanunu” diyorsunuz.... Lakin, sonrası...?
Tropik Kertenkele, kıçını yuvaya dönüyor. Kendi yumurtalarını yuvaya bırakıyor. Üzerini kapatıyor. Emek kuşu, anlatıcının dediği gibi, zaman zaman geliyor, mesaisini aksatmıyor, yuvayı ince toprakla besliyor. Günü geldiğinde, toprak kıpırdamaya başlıyor. Emek Kuşu’nun şaşkın bakışlarının arasında tropik kertenkele yavruları birbir yuvadan çıkıyor ve ağaçların arasında sürünerek kayboluyorlar.
Ve bu öykü, 60 milyon yıl önce ana karadan kopmuş bir adada, bir kuş ile bir kertenkelenin kahramanları olduğu bu öykü, niyeyse bize yaşadığımız günlerin ana ahlaki çerçevesi gibi geliyor. Boşuna mı bunca komplo teorisi? Boşuna mı komplo teorilerinin zihinlerde işgal ettiği yüzölçümün giderek büyümesi? Her şeyin ve herkesin, “yumurtalara bakmak için” araçsallaştırıldığı, hemen herkesin, Warhol’un deyimiyle “15 dakikalığına” meşhur olmaya odaklanmış hayatlara bel bağladığı bir dönemde...belki de ilk kez günlük yaşamın makyavelistleştirilmesi, zamanın ve mekanın araçsallaştırılması, hayatın bizzat ötekini hiçleştirerek olumsuzlanması, çıkarsal olanın içerlek olanı ezmesi, maskenin egemenliği, bu denli sert bir çerçeveye büründü. Görünür olmak, sahnede yer tutmak, o da olmazsa aynayı meşgul etmek amaç olduğunda, herkes ve her şey araç haline gelmektedir. Bir kültür merkezinin etkinlik programını elinize alırsınız, tek tek bir yerlerde karşılaştığınızda üçüncü cümleden sonra birbirlerinin gıyabında küfürler savuran adamlar, aynı programda resmi geçide durmuşlar... ya da bir fotoğraf karesinde el sıkışıyorlar, yüzlerinde gevşek bir gülümseme! Adamı biliyorsunuz işte! 12 Eylül kırımının nimetlerinden faydalanmış. Had safhada... Onca yıkım, acı... Tek bir direnme belirtisi göstermemiş... Ve sonra, niyeyse, “ben de komünistim” nidaları... Yahu, olma! Olmak zorunda değilsin ki? Bir gövde, her mekanda nasıl rahat edebilir !... Bir zihin, birbirlerini karşılamış onca kavrama aynı ağırlığı vererek nasıl düşünebilir ! Bir mide her sofrada aynı iştihayı nasıl duyabilir!
Belki kirlenme asıl bilgide, zihinsel atmosferde yaşanıyor. Yani dilde, yani düşüncenin kaynaklarında, yani ve hatta mitoslarda. Dünya mitoslarını kaybediyor ve can havliyle, silikondan, plastikten, peveceden yeni mitoslar yaratıyor. Lakin, silikon, plastik, pevece canlılığa karşıt kutuplara hızla yerleşiyor ve hızla yenileri üretiliyor. Bir baş dönmesiyle... Belki de asıl dert burada, ne kaos’un ne de kozmos’un hakkını verebilen yaşamlar var artık. Kaos, mesela yaratılış mitolojilerinde kavim türetici “kurucu şiddet”in öteki adıdır. Şimdilerde, şiddetin süregenleşmesinin öteki adı. Hangi şiddet? Şöyle diyebiliriz, hayatın öznesi olma sevdalısı bireyleri omurgasızlaştırmayı hedefleyen şiddet. Hayatlar, düşük yoğunluklu bir kaosun içinde gidip gelmekte... Mitos, nedir? Dil ile birlikte ve kelimelerin varlığının ya da yokluğunun gücüyle düşünüldüğünde, mitos, kurucu şiddetin ruhsallıktaki düzen arzusudur. Mitos’un cansızlaştırılması, bir de budur; dilin, içine doğulan ana kucağı olma işlevinin kötürümleşmesi. Bu kötürüm bırakma, zedeleme işlemini bir de emek kuşu ile tropik kertenkele öyküsü ile okuyalım...Her şey gibi bilgi de varolduğunu göstermek durumundadır artık. Televizyon ya da gazetelerin, üniversite kürsülerinin yerini alması yeni değil. Profesör ile ev kadınının nihai düşü aynı. O “on beş dakika”. Bilgi, niceliksel olanın ağırlığında ezildi. İşlevsel olmayan bilgiye hürmet ise sıfırın altında. Üstelik bu durum yalnızca “bilimsel bilgi” için değil, hemen her bilgi alanında böyle. Siyasanın, iktisadi temellerinden kopartılıp, değerler, yapıntılar, kültürel guruplar, cemaatler üzerinden biçimlendiği dönemlerde, mesela dinsel bilginin, değerlerin, yaşantıların da paraya tahvil edilmesinin olağanlaşması, ötesi kabul görmesi, kanıksanması rastlantı olmasa gerek.
Velhasıl, bu manzarada açık olan şudur:
Bilgi ile yeni bir muhabbet lazımdır...
Hayat meseleleri ile ruhsal zorlanmaları aynılaştırma, yani aynı dille ifade etme, ya da bir birinin yerine ikame etme çabası neye hizmet etmektedir ki? Hayat, psikiyatrinin, psikolojinin, ya da bunlardan elde edilmiş çeşitli bulamaçların terminolojisiyle kuşatılabilir mi? Bu eğer bir yanılsamaysa, handiyse mürekkep yalamış herkesin hayatı psikoloji tercümesiyle okuma arzusu, bu iştah niyedir? Yoksulluğun dertlerinin depresyona tahvil edilmesinden, kavim ilişkilerini psikanaliz kavramlarıyla açıklamaya değin, bu dil, yeniden ve yeniden niye üretilmektedir ki? Bir de, modern bilimin ağababası Fizik iken, ve kurucusu Newton “Fizik metafizikten sakın” uyarısını yapmışken, toplumbilimlerin giderek kendisini bu çerçeveden koparması ve psikolojiye ağababalık görevi vermeye eğilimi nasıl anlaşılmalıdır? Bir de şu: ruhsallık alanının terminolojisi, hem kuramsal alanda hem de pratikte, yani toplumsal-tarihsel meselelerden eviçi tartışmalara değin, niye bu denli rantabl... Ya da şu tuhaflığı nasıl anlamalı: her şey ve herkes, mal bulmuş Mağripli gibi psikolojiye koşarken, psikiyatri, bu neoliberal dalga kuşağında niye hınçla psikolojiyi kliniklerden kovdu ki?... Politik psikolojinin küreselleşme çağındaki serüveniyle birlikte, ne oldu da, insan teki makineleşirken, topluluklar, toplumlar, kavimler insan gibi davranan ruhsal varlıklara dönüştü? Kişiyi bedene kapatmak, her türlü ruhsal yaşantıyı genetikle açıklayabileceğini düşünmek, insanlığın gövdesinde hala izleri açıkça görülebilen faşizme açılan yeni kapılar sunmuyor mu? İnsanlık tarihi, bu kapatmanın aynı zamanda siyasal kapatma olduğunun anılarıyla dolu değil mi? İnsana ne öneriliyor bugünlerde?
Yeniden ve daha güçlü bir şekilde, Pablo Neruda’nın söylediği gibi, “Sorular ölmez...”
Soruları öldüremeyecekler...
***
Bu dergi niye çıkıyor?
Psikiyatriyle meselemiz olduğu için her şeyden önce. Psikiyatrinin, bugünkü pratikleri, uygulanma biçimleri, savları, örgütlenme tarzları, teorik varsayımları ve yönelimlerini sorunlu buluyor olduğumuz için. Sözünü etmeye gerek var mı: O sorunlu bulma hali toplumsal/politik ilgi ve hassasiyetlerimizle dolaysızca örtüşüyor. Psikiyatri ise kendisini, her türlü toplumsal/politik ilgi ve çıkarın tümüyle uzağındaymış, onlardan büsbütün bağımsızmış gibi sunarak önemli roller ve işlevler üstleniyor. İdeolojiler-üstü, nötr, çatışmasız bir alana sahipmiş gibi yapıyor. ‘Tarafsız’ , ‘yansız’ kuruluşunu ve görüntüsünü tehdit eden olguları bastırarak, yok sayarak iş görüyor, etkili oluyor.
Örneğin depresyon söz konusu olduğunda, depresyonun günümüzde neden bu denli yaygınlık kazandığını dert etmememiz gerekiyor. Psikiyatrinin söz alan uzmanları her seferinde aynı şeyi tekrar ediyorlar: “Günümüzün en yaygın ve ciddi hastalıklarından olan depresyon, teşhis ve tedavi edilmediği takdirde önemli sonuçlara ve devasa işgücü kayıplarına yol açmaktadır”. Daha sonra depresyon belirtileri sıralanarak, “mutlaka bir uzmana başvurulması” salık veriliyor ve depresyon ilaçlarının yarattığı mucizelerden dem vuruluyor. Bu dergide, bazı bakımlardan hem ‘depresyonu’ hem de o hakim depresyon söylemini kapitalizmin bir semptomu olarak anlamanın imkanlarını araştırmaya çalışacağız. Dahası, hemen her türlü mutsuzluk ve sıkıntı halini depresyon olarak kodlayan psikiyatrinin dilini, besbelli ki depresyonu çok karlı bir yatırım alanı olarak gören ve sürekli yeni depresyon ilaçları üreten uluslar arası ilaç şirketlerinin tutku ve hırslarıyla bir arada okumaya çalışacağız.
Ya da örneğin, anksiyete/panik halleri söz konusu olduğunda ya da bir anksiyete çağında yaşıyor olduğumuzdan söz edildiğinde, psikiyatrinin gazete ve televizyon uzmanlarının o mahut ‘panik bozukluk, bozukluğun belirtileri, depresyon ilaçlarının tedavi başarıları, panikle yaşamayı öğrenme stratejileri’ söylevlerinin yanına/karşısına başka bir şeyi yerleştirmeye çalışacağız: O anksiyete çağının büyük toplumsal krizlerin ardından/içinden çıktığını ve anksiyete zamanlarının toplumsal krize totaliter cevap ve çözümler için yeni/uygun zeminler yarattığını not edeceğiz.
Psikiyatrinin ‘yükselişini’ ve terapi kültürünü merak edeceğiz. Psikiyatrinin çok fazla konuşmasının ve sözünün kesin hükümler mertebesine yükselmesinin arka planında, toplumu organik/biyolojik bir analoji çerçevesinde yekpare bir bütün olarak düşünen korporatist ideolojinin izini süreceğiz. Somut bir toplumsal aktör ya da her hangi bir toplumsal/politik süreç hakkında psikiyatrinin yargılarının olası bütün tartışmaları kapatan işlevini dert edineceğiz.
Saddam Hüseyin’e yapıştırılıveren paranoyak/sapık yaftasının Irak’lı çocukların tepesine yağdırılan bombalara sağladığı ‘meşruiyeti’ yerinden etmeye, öylesi meşruiyetlere izin ve imkan tanıyan günümüz zihniyet ve ruh dünyasının dışında kalmanın erdemlerini savunmaya en çok şimdi ihtiyacımız var. Bunu hiç unutmayacağız.
Bazı insanları ve onlara yakıştırılan ‘kanaat önderi/ bilge insan’ türü vasıfları düşündüğümüzde; başka hiçbir disiplinle kıyaslanmayacak ölçüde psikiyatrinin sıradan bir cehalet ve yetersizliğin bile üstünü örtebilen özelliklerini tartmaya çalışacağız.
Psikiyatrinin kendi yükselişine koşut bir biçimde ve oradan aldığı kuvvetle ruhu tecrit edişi, insanı giderek daha çok bedene indirgeme çabasının üzerine gideceğiz. Her zaman aynı kavram, morbus sine materia etrafında örgütlenen bir psikiyatri ne işe yarar ki: Birey iyi olmadığında daima organik/biyolojik bir neden vardır ve o neden her zaman açıkça ortada olmayabilir. Bugün de psikiyatri bizleri son kertede buna ikna etmeye çalışıyor: Tüm zihinsel/duygusal süreçlerin fiziksel bir karşılığı bulunduğuna. Psikiyatrinin kaba bir materyalizme duyduğu bu ihtiyacı deşifre etmeyi asıl amacımız sayacağız. Ruhlarımıza ‘bir şey’ muamelesini uygun bulan, insanın asıl zenginliğini, yaratıcı potansiyellerini, tahayyül gücünü, hayal kurma yetisini fark etmeyen bir psikiyatriye mesafeli duracağız. Bugünkü psikiyatri ve psikolojinin asıl olarak patolojiye odaklanmış düşünüş ve kavramlarını soyutlayarak, insanı daha çok anlama çabasına tabi olacağız.
Zira psikiyatri/psikoloji patolojiyle sınırlı bir çerçevede kaldıkça, insanın üstün bir varlık olarak anlaşılması ufkundan uzaklaşmakta, o alanı nörolojik bilimlere terk etmekte, kendi konu, kavram ve nesnelerinin devasa zenginliğine ihanet etmektedir. Psikiyatriyi bu türden bir yörüngeye yerleştiren egemen paradigmayla uğraşacağız.
Teknolojinin ve başka bir düzeyde hızın mutlak bir öncelik kazandığı hayatlarımızda ruhun krizinden söz edeceğiz: Teknoloji ve hız hayatlarımızdan akıl almaz bir uzaklaşmayla daha çok ve yalnızca kendi yayılmalarını, genişlemelerini talep ediyorlar. Artık amaçlarını kaybetmiş toplumlar söz konusu. Klinik açıdan depresyon, anksiyete, panik, obsesyon vb. olarak görünen ruh hallerinin tümü bir düzeyde, daha geniş bir ümitsizliğin görüngülerinden başka bir şey değil. Yani, bizleri bir ümide, bir hayale raptetmeye yarayan anlam ufuklarını kaybetmiş olmamızın görüngülerinden. Bu yüzden şimdiki zamanda hayatlarımızla uzlaşmak, hayatlarımızı kabul etmek daha çok zaman ve çaba gerektiriyor. Ne ki şu yeterince süfli meşguliyet halimiz ne o zamana ne de çabaya bir alan bırakıyor. Kendine bu dünyada bir ifade imkanı ve aracı bulamayan ve sadece bir acı kaynağı olarak görülen ruhlarımızdan soyunmak bizlere kalan yegane seçenek artık. Çünkü her şeye rağmen kendimizi ifade etme, bu dünyada kendimize bir yer edinme itkisi yatışmaz karakteriyle orada durdukça ve biz her seferinde yenilip, başarısız kaldıkça ruh acı çekiyor. O acıdan kaçınmanın biricik yolu, ruhlarımızı tecrit etmek ve dış görünüşlerimize daha çok tutunmaya çalışmak değil midir? ‘Anti-aging’, uzun ve steril yaşam, estetik vb. uzmanlarının bunca çoğalması hiç sebepsiz değil. Dahası, her şeyin, ilişkilerin, arkadaşlıkların, karşılaşmaların, muhabbetin, aşkın bunca ruhsuzlaşması da aynı kökten türemiyor mu?
Diğer yandan biz insan tekleri deneyimlerimizin biricikliği, benzersizliği duygusunu kaybetmiş haldeyiz. Artık bütün deneyimlerin aynı, türdeş sayıldığı bir ruh iklimini paylaşıyoruz. Uzmanlar ve televizyon bize aşkın, özgürlüğün, vicdanın, yardımseverliğin, barışın ve savaşın ne olduğunu öğretiyorlar. Ruhlarımız deneyimlerinin biricikliği ölçüsünde eşsiz değil midir? Ruhlarımız birörnekleştiği ölçüde bize ait değil artık. Psikiyatrinin yükselişini ve terapi kültürünün yaygınlık kazanmasını biraz da bu çerçeveye yerleştiremez miyiz: Ruhlarımızı yeniden talep etmenin ve çaresizce sürdürülen o arayışın çerçevesine. Ama psikiyatrinin bir ‘draje psikiyatrisi’ derekesine düşmüş olması da aynı manevi atmosferin bir sonucu sayılmalı.
Hayatlarımızda şimdiki zamanın geride hiçbir değer bırakmayan kahredici egemenliğinin ve hem geleceğin hem de geçmişin bizlerde hiçbir ilgi ve merak uyandırmayışının toplumun narsisist temellerde yeniden kuruluşuyla düğümlenme noktalarına işaret etmenin zamanı tam da şimdi değil midir? Şimdiki zaman diktatörlüğüne karşı geçmişi, hatırlamayı (insan geçmiş kavramını hatırlayarak öğrenir), ve asıl, gelecek zamanı ileri süreceğiz.
Psikiyatrinin hakiki acıların sınırında durma, oraya dokunmama tavrına inat o acıların kaydını tutacağız. Üstelik, unutmak çoğu zaman alçaklıktır. Tam öbür uçta psikiyatrinin her şeye musallat olma tavrı karşısında, bir sınır tayininin gerekliliğine vurgu yapacağız.
Psikiyatrinin abuk sabuk sayarak dolaşıma sokmadığı söze, şizofrenlerin sözüne itibarını iade etmeyi, o sözün ne büyük bir ıstırap pahasına gerçekleştiğini göstermeyi vazife bileceğiz.
Şuna inanıyoruz: “Geleceği kurmak ve şeyleri her zaman için doğru yere koymak bizim işimiz değilse de şu anda yapmamız gereken şey son derece açık: Varolan her şeyin taviz vermeyen, yani kendi sonuçlarından ve olan güçlerle çatışmaktan korkmayan bir eleştirisi” ne.
Psikiyatri hem kendi zamanının ruhunu temsil etmekten hem de onunla örtüşmekten kaçamıyor. Bu dergide tam da bunu deşifre etmeye ve öteki zamanı/ötekilerin, yok sayılanların zamanını yazmaya gayret edeceğiz. En özeti, asıl derdimiz de budur..